TABANCAMİN SAPUNİ GÜLLE DONATACAĞUM#
Anılarımın bir yerinde, bizim yöre insanının pek eğlencesi yoktur demiştim. Hata etmişim. Vardır, olmaz olur mu? Bir kemençe gıy gıyı duymasın. Hemen herkes horona durur. Yalnız ise tek başına fırlar ayağa. Kollar kalkar, horon başlar. Hemen ardından Allah’ın emri tabi, tak tak tak kurşunlar sıkılır. En büyük eğlencemiz “silah atmak” yani, “kurşun sıkmak”tır. Bir yerde bir “tak tak tak” oldu mu, bunu karşılamak, cevap vermek de töredendir, gelenek görenek gereğidir. Dört bir yandan tak tak sesleri kaplar ortalığı. Düğün olur tak tak tak, asker gider ya da asker gelir tak tak tak, sünnet olur tak tak tak, mahallin takımı gol atar tak tak tak, milli takım galip gelir tak tak tak, kafalar çekilir tak tak tak, fındıklar toplanır tak tak tak, uzaktan akrabalar gelir tak tak tak… Yani üzülürüz tak tak tak, seviniriz tak tak tak.
Bu silah atmalar çoğu zaman çakırkeyif dediğimiz demli kafalarla yapılır. Namlular prensip olarak gökyüzüne dönüktür. Ancak demli kafalar ve coşkun ruhlarımızın etkisi ile namlularımızın yönünün şaştığı olmaz değil. Ortamda bir feryad figan başlar. “Furildiiii, furuldiii, uşağum furildiii”. Anaların, nenelerin feryadı dağı taşı, dereyi, ovayı kaplasa da vaka-i adiyeden sayılır böyle olaylar. “Kazadır kaza. Uşağun ömrü bu kadarmış. Yoğusam İsiin çekip de alnının ortasına mı sıkmış gurşunu? Yoo. Eee İsiin netsin garip, vesile olmuş. Gader gader, uşaam gader.” Kader denildi mi her şey biter, söz biter, sitem biter. Kadere karşı gelinmez, kadere itiraz edilmez. Kadere boyun bükülür, göz yaşı içeri dökülür.
Sadece bizim yörenin eğlencesi değil bu “silah atmak.” Başta Giresun, Trabzon ve Rize olmak üzere, Adapazarı’ndan Artvin’e kadar bütün Karadeniz halkının yerleşik kültürüdür bu tehlikeli eğlence anlayışı. Hemen tüm Karadeniz yöresi tatmıştır bu eğlencenin acısını.
2010’larda, tam tarihini hatırlamıyorum, ailecek Giresun’a yaz gezmesine gittik. Teyze oğlu Murat bizi Yağmurca denilen bir köye düğüne götürdü. Murat, hanımı Gülhanım, abim, yengem, yeğen Özgür ve Teyzemin küçük oğlu Aydın’ın kızı Selda bir minibüs ile yarım saat yolculuktan sonra köye çıktık. Oğlum Ogün’ün hesapta olmayan bir sınavı çıkınca İstanbul’a dönmüştü. Kızım Rüya 8-10 yaşlarında. Kısa bir süre sonra düğün başladı. Kemençe, horon güzel bir eğlence derken, tak tak’lar başladı. Normalde halay başları ve sonlarının elinde mendil olur. Bizim horon alaylarının baş ve sonlarının elinde birer tabanca. Töremiz, geleneğimiz böyle, kimsenin suçu yok. Kafalar kıyak. Namlular on dakika gökyüzüne bakıyorsa, beş dakika etrafı kolaçan ediyor. Korktuk. Rüya ile Selda’yı alıp, bizi getiren ve düğün alanının yakınında park etmiş minibüse sığındık. Çok geçmedi, bir arkadaş minibüsün hemen yanına geldi. Elinde pompalı bir tüfek. Mekanizmayı çekti, bıraktı, ardından sıralamaya başladı tak tak tak. “Yahu bu nasıl bir eğlencedir” diyemezsin. Sen mi karar vereceksin vatandaşın nasıl eğleneceğine? Ya da ben mi karar vereceğim vatandaşın mutluluğunu nasıl paylaşacağına?
Bizim oralarda belinde tabancası olmayana herif demezler, isterse bir karış bıyığı olsun. Yörenin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olarak ben de tabancaya merak saldım bir zamanlar. Rahmetli Özal zamanında kurusıkı tabanca edinmek serbest bırakılmıştı. Karaköy yeraltı çarşısından güzel bir kurusıkı aldım. Aldım ama İstanbul’da nerede atış yapacaksın. Bir kez balkondan deneme atışı yaptım, sonra hanım da “ben evde silah istemem” deyince dolaba kaldırdık. Aradan yıllar geçti. Oğlum Ogün’ün ilgisini çekmedi tabanca ama 5-6 yaşlarındaki kızım Rüya bir gün annesine gücenip, nasıl ulaştı ise tabancayı alıp, kafasına dayayıp ateş etmiş. Nasıl korkunç bir şey bu? Ya tabancada ses değilde gerçek mermi olsaydı. Allah korumuş. İlk zamanlar detaylı bilgim olmadı, olduğunda da olayın ciddiyeti, vahameti geçmiş esprisi kalmıştı. Aklıma geldikçe halen tüylerim diken diken oluyor. Silahın eğlence aracı olmasını geçtim, varlığı bile huzursuzluk verici. Acilen toplanmalı gereksiz ve lüzumsuz taşınan silahlar. Çok canını yaktı insanların, artık yeter olsun. Hele de bizim yörenin kafası kıyak insanlarına kesinlikle yasak olsun.
… Çocukluk yıllarımda, belki 5-6 yaşlarımda, Emine teyzemin kocası Temel eniştemin köyde misafirimiz olduğu bir gece, babama gösterirken tabancasının birden patladığını, pencere camını delerek çıktığını hatırlıyorum. Annem içten dıştan iki düğme ile kapatmış, dikmişti camdaki deliği. Yine aynı yıllarda, babamın da bir tabancasının olduğunu, bir gece tabancasını temizlemeye çalışırken birden patladığını, merminin tavandaki kirişe saplandığını hatırlıyorum. Bu olay üzerine annemin gösterdiği tepki sonucu tabanca evden yok edildi ve bir daha da uğramadı.
Cem Yılmaz bir gösterisinde “ben nerden bileyim o Karadeniz fıkralarındaki adamların gerçek olduklarını? Ben o adamlarla oturdum çay içtim.” diyor ya, Karadeniz’in insanları o mülayim halleri ile daha güzel, daha cana yakın. Bırakalım artık silahlı eğlenceleri. Kimse kimseye kader çizmesin, kimse kimsenin “acı kader”inin vesilesi olmasın.