KÜRÜNCÜ ALİ#
Bizim köyde çocuklar birkaç yaş farkla da olsa akranlarıyla birlikte yaşarlar çocukluklarını. Birlikte büyürler, birlikte okula giderler. Herkesin çocukluk anılarında kendi akranları yar alır genelde. Kızlar aynı zaman diliminde gelin olur; erkekler aynı zaman diliminde askere gider, döner, evlenir ya da gurbete çıkarlardı.
Benim de çocukluk yıllarıma ait anılarımda öncelikle akranlarım var. Onların dışında, çocukluğumuz evli barklı büyüklerimiz, ömürlerinin sonbaharını yaşayan ninelerimiz, dedelerimiz, bizden birkaç yaş büyük olup henüz askerlik çağı gelmemiş abilerimiz ve ardımızdan gelen küçüklerimiz ile geçti. Köyümüzde, bizim de içinde yaşadığımız mahallede, abilerimizin bir üst kuşağı olup da evlenmemiş neslin bir kısmı gurbete çıkmıştı. Bunları biz çocuklar ismen bilirdik ama yüzlerini görmemiş, tanımamıştık. Benim küçük amcam İsmet, Soluk’ların Yadigar ve Tonyalı’nın Ali bu neslin gurbete çıkanlarından. Bu abilerimizin ortak bir özellikleri köyden ayrıldıktan sonra nedense bir daha ziyaret için de olsa köye dönmemiş olmalarıydı. Bunlardan Ali Ayar abi ile uzun yıllar sonra, Akçay’da tanıştım. Gençliğinde, köydeki her su kaynağına ağaçtan oyma kürün (su yalağı) yaptığı için Ali abiyi herkes “Kürüncü Ali” olarak bilirmiş. Yurtdışından emekli olan Kürüncü Ali abim Akçay’dan bir yazlık almış ve yaz aylarını orada geçiriyor. Bir kaç kez sohbet imkanımız oldu. Çok değerli bir insan. Köye dair, çocukluk yıllarına dair anlattıklarını dinlerken zaman zaman heyecan duyuyor, duygu doluyor, hüzünleniyor insan.
Ali abilerin babası Zonguldak’ta madende çalışırken bir iş kazası sonucu hayatını kaybetmiş. Köydeki evlerinde eski, siyah-beyaz, yakasından aşağı kahverengi tonda bir çizgi olan (bana hep kan izi duygusu verirdi) resmini hatırlıyorum babasının. 3 erkek, iki kız 5 çocukla dul kalan Nesime yengeden de ailenin diğer fertlerinden de bu konuda bir şey duymadım. Pek konuşulmazdı. Belki de konuşula konuşula bitirilmişti bu acılı konu. Ali abiler yetim büyümüşler kardeşleri ile birlikte. Bu yetimlik duygusu diğer kardeşlerinde çok fazla iz bırakmamış belki ama Ali abi bu duyguyu, babasızlığı derinden hissetmiş ve yaşamış. Bu yetimlik olayını ilk kez Ali abiden duydum ve kendimi kötü hissettim nedense. Çünkü köyde yaşayan Tonyalı ailesinde dulluk, yetimlik durumu, duygusu yoktu. Diğerleri gibi normal, doğal, köyün koşulları içinde sevdiğimiz ve çok da iyi anlaştığımız komşularımızdı.
Benim bildiğim, herkes kara lastik giyerdi köyde ama Elmatepe’deki ayakkabıcıya ısmarlama “iskarpin ayakkabı” yaptıran da varmış. Sanıyorum çocukların en küçüğü olan Ali abinin, o zamanların koşullarında köylülerimiz için biraz pahalı ve lüks olan bir iskarpin ayakkabı tutkusu varmış. Büyük abisi Muhammet abiyi bir şekilde ikna etmiş ve Elmatepe’deki ayakkabıcıya gidip iskarpin ayakkabı siparişi verilmiş. Ali abi sık sık ayakkabıcıya gidip, ayakkabısını sormuş uzunca bir zaman. Heyecanla iskarpin ayakkabısını giymeyi hayal etmiş. Bugün yarın diyerek uzun süre oyalamışlar Ali abiyi. En sonunda bir bayram arefesinde ayakkabıcı daha fazla saklayamamış, “Ali oğlum” demiş.
“Sen her geldiğinde ben üzülüyorum. Belki unutursun diye bugüne kadar oyaladım seni ama artık dayanamadım. Bak yavrum, kimse senin için ayakkabı siparişi vermedi. Boşuna gidip gelme. Sen yetim bir çocuksun. Ne yapacaksın iskarpin ayakkabıyı, unut gitsin.” demiş. Bu anıyı anlatırken bile yaşadığı acı yüzünden, sesinden belli oluyordu Ali abinin. Yetişkinliğe erişince duramamış, köyden ayrılmış, önce Zonguldak’a, oradan Almanya’ya gitmiş ve bir daha köye ziyaret için bile dönmemiş. Bu olay o kadar içine oturmuş ki “bugün bile nerede güzel bir ayakkabı görsem ihtiyacım olmasa bile dayanamayıp alıyorum “ diyor Ali abi.
Ali abilerin çocukluk yıllarında, yani 1950’lerde, köyümüzde, eski bir evden bozma okul varmış. (Bunu ilk kez Ali abiden duyuyorum). Büyük Karaali dediğimiz mahalleden Güneyköy’e giden patika yol üzerindeki iki odalı okulda, ilkokul üçüncü sınıfa kadar eğitim verilirmiş. Bu okulda ilkokul üçüncü sınıfı bitiren Ali abi ilkokul dördüncü sınıfı, Mollugilin Kemal ile birlikte, Giresun merkezde Cumhuriyet İlkokul’unda okumuş. “O zamanlar 3 karne alıyorduk” diyor Ali abim. “İlk karne 6 zayıfım vardı. Abimler bana sınıfımı geçersem saat alacaklarını söylediler. Çocuğum tabii, bir kol saatine sahip olma duygusu beni heyecanlandırdı. O heyecan ile kaldığımız tek göz odada, kütüphanelerde o kadar iyi ders çalıştım ki, yıl sonunda “pekiyi” derece ile sınıfımı geçtim. Bu arada bir saatçinin vitrininde kendime saat bile seçtim. Büyük bir sevinç içinde köye, eve geldim. Karnemi gösterdikten sonra, “saatimi istiyorum”dedim. Bana terekte duran, üç ayaklı eski bir masa saatini gösterip, “al bu saat senin tak koluna” dediler. O kadar çok üzüldüm ki, hiç bir şey söyleyemedim, kendimi evden dışarı attım. Günlerce bu üzüntüyü içimde yaşadım.” Çok üzülmüş Ali abi, ama köy yerinde, 1950’lerde, 60’larda çocukları hırslandırmak için sözler vermek belki kolaydı ama o sözleri yerine getirmek zordu. Muhtarın beş lira yol parası toplamaya çıktığını duyan babaların evden çıkıp mısır tarlalarında, fındık bahçelerinde saklandıklarını ben bile hatırlıyorum.
Dedim ya, çok değerli bir insan Ali abi. Allah uzun ömürler versin, yaşının olgunluğu yanında, sohbeti, ilgisi, sevgi ve saygısı ile tanımaktan mutluluk duyduğum değerli bir insan Kürüncü Ali abim.