NOSTALJİ

NOSTALJİ#

Nostalji deyince 1960’larda Sevim Tuna’nın seslendirdiği “Bağdat Yolu” şarkısını hatırlarım. 1968-69 ders yılı Giresun Lisesi Orta birinci sınıfta okuduğum yıllar aklıma gelir. Bir de, Deppoy’a varmadan, Sokakbaşı’na sapan yolun karşısındaki Lale sinemasında izlediğim Belgin Doruk ve Yusuf Sezgin’in oynadığı Kanlı Nigar filmini hatırlarım. Bende iz bırakmışlar nedense.

Özellikle Bağdat Yolu şarkısı. Artık pek söylenmiyor, duyulmuyor ama ben her duyduğumda etkileniyorum. İçimde garip bir hüzün oluyor. O yıllara, Giresun sokaklarına dalıyorum. Açlık, sefalet, çaresizlik içinde, sınıf geçememe korkusuyla, tek göz odada, soğuk kış gecelerinde ağlayarak uykuya daldığım günler geliyor aklıma.

Teyzeoğlu Murat geliyor aklıma, Emine teyzem geliyor. Teyzemin yemeğe çağırdığı küçük oğlu Aydın’ın “gız beem gannım dodaa” diye bağırışını unutmuyorum nedense. Emine teyzemin bir gözü görmüyordu. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama küçükken yaşadığı bir kaza yüzünden bir gözü kör olmuştu. Bir akşam teyzemlerde hep beraber yemek yerken Emine teyzem kocası Temel enişteme “Ankara’da göz ameliyatı yapıyorlarmış, ben de ameliyat olsam belki gözüm açılır” dedi. Temel eniştemin cevabı “s.çtırma şimdi gözüne” oldu. Teyzem sessizce başını önüne eğdi. Bu sahneyi hiç unutamıyorum. Hatırladıkça da içim ezilir. Temel eniştemin böyle bir ameliyatı karşılayacak durumu yoktu ama yine de cevabı çok incitici olmuştu.

Aldığım ilk aşk mektubunu hatırlıyorum. Adı Zeliha mı yoksa Zehra mı idi tam hatırlamıyorum. Kaldığım evin yanındaki komşu nun iki kızından biri. “Kestane kebap, acele cevap” yazmış mektubun altına. Ben de acele cevap yazmıştım ama arkası gelmedi. Eğlenmişlerdi benimle anlaşılan.

“Bir münasip zamanda Mesela saat on’da Buluşalım Kordon’da Der gibi geldi bana” Mustafa amcamlar İstanbul’dan köye yaz ziyaretine gelmişler. Amcamın oğlu Erol’un dilinde bu şarkı. Havalı havalı söylüyor. Tonyalıların (Apo’ların) çayırdayız. Erol’da İstanbul’dan gelmiş olmanın bir havası var. Üstü başı, kıyafeti düzgün. Bizim üstümüzde yamalı kazak ya da işliklerimiz (gömleklerimiz), altımızda yamalı pantollarımız (pantolonlarımız), ayağımızda muhtemelen yırtık, dikilmiş kara lastiklerimiz var. Köylü ezikliği içindeyiz. O yıllarda köylük yerde büyük küçük herkes yamalı kıyafet giyinirdi. Yamalı giymek ayıp değil, yırtık giymek ayıp görülürdü. Yamalarımız da renk renk olurdu. Yırtılan kıyafete nasıl bir yama tedarik edilirse o dikilirdi. Kıyafetle aynı renk yamayı köylüm nereden bulsun. Bu şarkıyı ne zaman duysam, köyde, Apo’ların çayırda Erol gelir gözlerimin önüne. “Buluşalım Kordon’da der gibi geldi bana.” …

Orhan Gencebay’ın “Bir teselli ver” ve “Sevenler mesut olmaz” şarkıları 1970’lerin ilk yıllarını, Küçükköy Vefa Poyraz Lisesi yıllarını hatırlatır bana. Cevat Fehmi Başkurt’un “Paydos” isimli oyununu hazırlıyoruz. Oyunu hazırlayan öğretmen bizim dersimize girmiyor. Bir alt sınıfta, dersine girdiği ve oyunda rolü olan yeşil gözlü sarışın bir kız sık sık bize öğretmenden talimat getiriyor. Bizim sınıfta benden başka oyunda rolü olan arkadaşlar var. Nilgün, Nuriye, Selami Uzun var, Selahattin var. Ama bu haberci kız doğruca benim yanıma geliyor, öğretmenin talimatlarını bana söylüyor, ben de diğer arkadaşlara iletiyorum. Kız gittikten sonra sınıfta “oooo, vaaayy, anlat bakalım noluyor” diye dalga geçiyorlar benimle. Utanıyorum, valla birşey yok diyorum ama çok da hoşuma gidiyor yani. Tanışıklığımız kızın sayesinde ilerliyor. Akşamları okul çıkışı birlikte dönüyoruz, o konuşuyor ben dinliyorum genelde. Benim karnemde 6 zayıfım var, kız Türkçe’den 6 almış, sınıfta kanlıcam diye sabaha kadar ağlamış. Benim 6 zayıftan haberi yok tabi. O anlatıyor ben dinliyorum.

Küçükköy merkezde bulunan Dumlupınar ilkokulunda karşılıklı ezber çalışmamız var. Çalışma öncesi karatahta yanında şakalaşan kız arkadaşlar birbirlerinin saçlarına tebeşir tozu atıyorlar. Ben sınıfın ortalarında bir sıranın üzerinde oturuyorum. Saçları tebeşir tozlarına bulanan bizim haberci kız arkadaşımız, diğer arkadaşların arasından geçip yanıma geliyor, “saçlarımı silkelesene” diyor. Bende bir telaş. Herkes bize bakıyor. Kızın saçlarını ellemek, karıştırmak. Elim ayağıma dolaşıyor. “Yok” diyorum. “Saçlarında birşey yok.” Kız kararlı “nasıl yok, hadi dök şu tozları.” “Valla toz yok” diyorum. Nedense korkuyorum kızın saçlarına dokunmaktan. “Olsun sen silkele saçlarımı” diyor. Hafifçe dokunuyorum “tamam” diyorum. Kız bozuluyor, kızıyor. Gidip kız arkadaşlarına temizletiyor saçlarını. O günden sonra bir daha konuşmuyor benimle. Yüzüme bile bakmıyor. Bu ilk aşk, ilk heyecan başlamadan bitiyor. O yılların popüler şarkıları “bir teselli ver” ve “sevenler mesut olmaz” dilimden düşmüyor uzun zaman.

1974 yılında “Arkadaş” filmi ve Melike Demirağ’ın seslendirdiği “Arkadaş” şarkısı çok ses getirmişti. 1975 Eurovision’da yarışan Semiha Yankı’nın “Seninle bir dakika” ve Türkiye elemelerinde ikinci olan Ali Rıza Binboğa’nın “Yarınlar bizim” şarkıları yıllarca dilden düşmedi.

1976 yılında, bir çingene kızına aşık olduğum günlerde Ümit Tokcan’ın “Ne sevdiğin belli ne sevmediğin” türküsü favorimdi. 79-80 Vefa Akşam Lisesi’nde boş derslerimiz, siyasi tartışmalarımız dışında, bir grup arkadaş toplumsal içerikli türkülerle geçerdi. Coşkun Demir, Rasime Yıldız, Beyhan Tersane ve kardeşi rahmetli Gürsel Tersane, Nermin ve Şermin Tuğtepe kardeşler hep birlikte Zülfü Livaneli’den “Leylim ley ve Odam kireç tutmuyor”, Edip Akbayram’dan “Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz, Aldırma gönül, Dağlar dağladı beni, Gidenlerin Türküsü” ve Selda Bağcan’dan çeşitli türkülerle geçirirdik boş saatlerimizi.

70’lerin sonlarına doğru bir “Ayağında kundura” fırtınasına tutulduk. Radyolarda, televizyonda, minübüslerde, sokaklarda, meydanlarda, kahvelerde, meyhanelerde, lokantalarda… nereye gitsen İbrahim Tatlıses ve “AYAĞINDAAAEEİİİ KUUUNDURAAEEİİ”.

Bu yeni bir türkü de değil, çok eski anonim bir türkü bildiğim kadar. Ama yorum harika. Bir türkü ile gelen şöhret. Dünyada örneği var mıdır bilemiyorum. Ses güzel, türkü de İbrahim Tatlıses’in yorumuyla muhteşemdi. 90’lı yıllarda Ahmet Kaya fırtınası esti. Hoş bir esintiydi. Seveni kadar sevmeyeni de vardı. Sonuçta gurbette, Paris’te kaybettik kalp krizinden. Değerli bir sanatçı idi ama biz maalesef değerini bilemedik.

Daha bir çok ünlü sanatçı ve birçok popüler şarkı-türkü ile geçen bir ömür. Bütün bu değerli eserler arasında beni en çok etkileyen şarkı hangisidir diye düşünüyorum da, bahsettiklerimin dışında bir şarkı, Esmeray’dan “güle güle yavrularım, hadi artık elveda” şarkısı ilk aklıma gelen oluyor. Bir kadının, bir annenin 3-5 yaşlarındaki iki yavrusundan ayrılmak zorunda kalması, çaresizliği, şarkıyı her dinlediğimde beni çok etkiler, hüzünlendirir nedense.

….

Annem kafaya takmış ille evlendirecek beni. Yaşım 25 olmuş. Gidip köyden bir kız(!) getirecekmiş. Nenem de köyden haber yolluyormuş. “Bu oğlanı ne zaman evlendireceksiniz” diye sorup duruyormuş. Ben de “bizim oralardan evlenmem, Trakyalı göçmen bir kızla evleneceğim diyorum. Bir akşam Teyze oğlu Abidin abinin kayınçosu Erdoğan abiler oturmaya gelmişler. Konu nerden açıldıysa, Erdoğan abim “bizim bir komşu kızı var, tam sana göre, gel bir gör” diyor. Bir kaç gün sonra Abidin abimin kızı Fethiye bize gelmiş. Kız akşam düğüne gidecekmiş, onların evin önünden geçecekmiş. Annesi Katibe yengem “git çağır, gelsin kızı görsün” demiş. Gittik, balkonda oturduk bekliyoruz. Bir süre sonra “geliyorlar” dedi birisi. Geldiler. Tam balkonun önüne geldiklerinde, bizimkiler lafa tuttular bir süre. Hani ben diyorum ya allah beni seviyor diye . Ne zaman, içtenlikle ne istemişsem nasip etmiştir. O kızla da evlenmeyi içtenlikle diledim Allah’tan ve o da nasip etti çok şükür. Her zaman şükrederim rabbime, nasip ettikleri için, ailem için, çocuklarım için. Şükürler olsun rabbime.

Neler yaşadık geride kalan 65 yıllık ömrümüzde. Neler yaşamadık ki? Anadolu’da neneler “aaahh ah, nenen gün yüzü mü gördü yavrum” diye başlarmış ya söze, o hesap bizimki de.

-1960’ları sosyal ve ekonomik açıdan değerlendirecek bilinçle yaşamadığımız için ancak okuduklarımızla, dinlediklerimizle biliyoruz. -1971 muhtırası ve getirdiği karanlık, işkenceli günlerle, Deniz’lerin idamları ile başladık hayatı yaşamaya ve anlamaya. -74’te Kıbrıs Barış harekatını yaşadık heyecanla ve coşku ile. -75-80 arası “70 sente muhtaç” olduğumuz yokluk yıllarını, sağ sol çatışmasının getirdiği kabus dolu, korkulu günleri, geceleri yaşadık. -24 Ocak 1980 ekonomik çöküşü yaşadık. -12 Eylül 1980 darbesini, darbenin getirdiği korkunç günleri, geceleri yaşadık. -1983’te Özal iktidarı ile normalleşmeye çalışırken, 84’ten itibaren, bugünlere kadar süren bölücü hain pkk terörüyle yüz yüze kaldık ve 30 yıldan uzun süredir bölücü terörün şiddetine, katliamlarına tanık olduk. -90’lı yılları istikrarsız koalisyon hükümetleriyle, ekonomik krizlerle geçirdik. %150 enflasyonları yaşadık. Cumhuriyetin ekonomik kurumlarının “özelleştirme” projesi içerisinde yok edilişlerini gördük. 90’lı yılların tamamını AB’ye (Avrupa Birliği) girme hayalleriyle geçirdik.

-1980 ve 90’lardan İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Sibel Can, Gülben Ergen, M. Ali Erbil’li Televole kültürünün beynimizde ve ruhumuzda yarattığı yozlaşma tahribatına direnebildiğimiz kadar sağlıklı çıktık.

  • 1999’da Marmara ve Düzce-Bolu deprem felaketlerini yaşadık.

  • 2001 ekonomik krizini yaşadık.

  • 2002’de dinsel söylemlerle iktidara gelen bir anlayışın Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik, sosyal hukuk devleti anlayışı ile mücadeleye girdiği, onu yok etmeye çalıştığı kindar bir sürece girdik. Yeni iktidar ile kolkola girmiş bir cemaatin, gözlerimizin önünde devletin tüm kurumlarına sızmalarına şahit olduk. Cumhuriyetin elde kalmış, hayati önem taşıyan tüm ekonomik kurumlarının satıldığına, ülkede adaletin yok edildiğine, eğitim sisteminin felç edildiğine, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin bozulup, tüm kuvvetlerin ve yetkilerin tek elde toplandığına, iktidar ile arası açılan cemaatin haince darbe tertibine şahit olduk. Cemaat kurumlarının yanından geçenler tutuklanırken, fetö başı ile diz dize oturan, sofrasında yemek yiyen iktidarın içinde ve yakınında olanların devletin en önemli kadrolarına getirildiklerini, bunu eleştiren muhalefetin “fetöcü” ilan edildiklerini gördük. Suriye iç savaşına burnumuzu sokup, içimize giren 4 milyondan fazla Suriye’linin yarattığı asayiş ve demografik sorunları yaşadık, yaşıyoruz; bizden değerli ve ayrıcalıklı olduklarını gördük, görüyoruz. Tüm bunların üstüne, son iki yıldır da Çin kaynaklı covit-19 virüsünün yarattığı mahkumiyeti yaşıyoruz.

Çok ve abartılı mı yazdım acaba? Vallahi değil. Az bile yazmışımdır. Şöyle biraz düşünsem unuttuğum, eksik yazdığım daha ne kabus dolu günler olaylar çıkar. Son 60 yılı biz ve bizden sonraki kuşak bu koşullarda yaşadık. Hiç mi güzel günler görmedik? Gördük elbette ama istisna sayılır. “Mahalle yanarken aynada saçını tarayan”larımız her günü bayram, gülizarda bahçevan tadında yaşamıştır zaten.

Yaş geldi geçiyor ama içimizdeki umut bitmiyor. Biz de o güzel günleri göreceğiz inşallah. Ne demiş büyük şair?

“Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler. Motorlarımızı maviliklere süreceğiz.” inşallah.

İçten saygı ve selamlar. Ocak 2022.