2022 EGE-AKDENİZ GEZİSİ

2022 EGE-AKDENİZ GEZİSİ#

2022 bahar aylarını pandemi (Covid-19 salgını) tedbirleri çerçevesinde mümkün olduğunca evde geçiriyoruz. Maskesiz dışarı adım atmıyoruz uzun zamandır ama 2020 başından beri süren sıkı tedbirler giderek gevşedi artık. Normal günlük çarşı-pazar ihtiyaçlarımızı dikkatli olmak koşulu ile karşılayabiliyoruz. Kahvehaneler de açılmaya başladı ama şimdilik uzak duruyoruz. Bu arada çocukların baskısı ile sigarayı da bırakmışım. Sigarasızlık zor geliyor ama çocukların sevgisi ağır basıyor. Yapacak bir şey yok. 45 yıllık alışkanlıktan bir anda vazgeçmek zor ama zoru başarıyorum galiba. “Ben sigarayı bırakırsam, sigaranın bastırdığı başka rahatsızlarım ortaya çıkar” dedim ama dinletemedim. Sigarayı bırakınca, pandemiden dolayı evde oturmanın da etkisiyle 4-5 kilo aldım. Benim vücudum 75 kilonun üstüne alışık olmadığından tepki gösterdi. Bir süredir karın bölgesi şişkinliği rahatsızlığı yaşıyorum. Tetkiklerde olumsuz bir durum çıkmadı çok şükür.

2021 yılı 5 Nisan’da ilk ve tek torunum Can dünyaya geldi Berlin’de. Artık her şeyimiz Can. Doğumundan bu güne her günümüz WhatsApp üzerinden Can’ın resimlerini izlemekle geçti. Torunumla ilk buluşmamız, doğumundan beş ay sonra, 2021 ağustos ayında oldu. 15 günlük memleket ziyaretlerinde ilk kez kucağımıza aldık, torun sevgisini kokusunu tattık. Allah sağlıklı ve mutlu uzun ömürler verir inşallah.

2022 baharında Tekirdağ, Kumbağ’da çocukların da katkısı ile aldığımız küçük yazlığın inşaatı bitti. Nisan ayında hanım torunun bakımına yardımcı olmak için üç aylığına Berlin’e gitti. Ben de yazlığın elektrik, su, doğalgaz bağlantıları için Kumbağ’a gittim. 25 yıldır Kumbağ’da yazlığı olan ve artık orada yerleşik yaşayan Zafer bacanağımın yanında kalarak yazlığın işlemlerini halletmeye çalıştım. Haziran sonuna doğru hanım Berlin’den döndü. Bizim 2022 yazımız yazlığın gereksinimlerini karşılama uğraşısı ile geçti. İstanbul depremi korkusu yüzünden, İstanbul Kartal sahil kesimindeki evimizin bulunduğu arazinin dirençsiz oluşu nedeniyle bizi İstanbul’dan uzaklaştırmak için yazlık konusunda çocukların oldukça ısrarları ve katkıları oldu. Sık sık yazlığa yanımıza geleceklerdi. Hele kızım Rüya “her hafta sonu oradayım” diyordu. Oğlum uzakta mazereti var ama kızım ve damadım Aytunç sadece bir haftacık geldiler. Henüz yeniyiz, daha çok eksiğimiz var, bahçemiz daha hazır değil, üstelik internetimiz de daha bağlanmış değil. Bütün bunları da kızım için mazeret sayıyorum şimdilik.

Kumbağ’da Zafer’in dışında iki bacanağım daha var. En küçük bacanak Mehmet de 20 yıldır yaz aylarında Kumbağ’da. Büyük Mehmet bacanak da benimle aynı siteden yazlık aldı, olduk dört bacanak, üstelik bitişik komşum küçük Mehmet bacanağın oğlu İlker ve eşi Kezban. Yani mekana da semte de yabancılık çekmedik. Bu ilk yıl yerleşim sıkıntıları ile, arada Kumbağ-Şarköy arası Trakya köylerini dolaştık, bir gün de küçük Mehmet bacanak, eşi Hatice, Sabahat ve ben Saroz körfezi gezisi yaptık. Sabah erkenden yola çıktık, Keşan, İpsala üzerinden, çeltik tarlaları arasından Enez’e vardık. Çok güzel bir kalesi var Enez’in. İlçe içinde bir tur attık. Konumu ile, yerleşimi ile, bizim deniz zannettiğimiz, sonradan internetten Dalyan Gölü olduğunu öğrendiğim göl manzarası ile çok şirin, çok sıcak bir yer Enez, sivrisinek sorunu olmasa tam yaşanacak yer diyebilirim. Enez’den sonra köyler arasından Saroz’un güzel bir sahil ilçesi olan Sultaniçe’ye vardık. Liman üzerindeki deniz manzaralı ormanlık alanda kısa bir piknik atıştırması yaptıktan sonra yine köyler ve ormanlık alanlar içinden Erikli’ye gittik. Saroz sahillerinin sözde tatil merkezleri sayfiye ve dinlenme mekanları olmaktan çıkmış, bakımsız, özensiz ve aşırı yapılaşmanın getirdiği çirkin mekanlar olmuş. Erikli’den sonra coğrafyayı çok iyi bilmediğimden, merak ettiğim sahil kesiminden devam edemeyince, çok sevdiğim köyler arası yollardan Şarköy’e, oradan Kumbağ’a döndüğümüzde akşam olmuştu.

Zafer bacanak 2021 Kasım ayında beyine pıhtı atması sonucu bir rahatsızlık geçirdi. Giderek düzelme olsa da daha rahatsızlığın etkisinde sayılır. Sağlık olarak normal gibi ama sinir sistemi biraz bozuk ve hatırlamada, okuma yazmada sıkıntısı var. Beni sever ve sayar bilirim ama son zamanlarda şaka ile karışık fırça atmaya başladı, canı sağolsun. Ben de onu severim ve takılmalarına takılmıyorum. Zaten pipirikli ve tez canlı idi, yine aynı. Biraz sakinleşmiş olsa sıkıntı yok ama tez canlılığı bazı konularda ki takıntıları ile birleşince özellikle eşi Özcan için bazen dayanılmaz bir hal alıyor ama yapacak bir şey yok. Bu günler sabırla atlatılacak inşallah.

Yaz sezonu bitti, yazlıkçılar döndü ama biz dönmedik. İki Mehmet bacanaklar ve İlker’ler de döndü. Bir Zafer bacanak ve eşi Özcan var. Zafer bacanaklar ile 2019’da Ege gezisi yapmış, çok eğlenmiş, memnun kalmıştık. Bu gezileri devam ettirmeyi kararlaştırmıştık ama araya pandemi girince bu niyetimizi gerçekleştirememiştik. Ertelediğimiz ikinci gezi turuna bu yıl çıkmayı uygun bulduk ve 24 Eylül 2022 sabahı Kumbağ’dan hareketle İstanbul’a geldik, kayınvalideyi İstanbul Yıldıztabya’ya evine bırakıp, akşam üzeri Kartal’daki evimize geldik. Ertesi sabah İstanbul Kartal’dan hareketle Osmangazi köprüsü üzerinden ve yeni otobandan Kuşadası’a doğru yola çıktık. Saat 14.30 dolaylarında indiğimiz Kuşadası’nda iki saat kadar dolaştıktan sonra tekrar yola koyulup, harita üzerinden belirlediğim Davutlar’ı görelim dedim. Davutlar sahil yerleşimini uzaktan görüyoruz ama yol git git bitmiyor. Bir yandan da Zafer bacanağım “ne var orada, niye gidiyoruz” diye söylenip duruyor. Yoldan döndük mecburen. Acıkmışız da bir yandan, yol üstünlük deki salaş bir mekanda Zafer bacanağımın söylenmelerine rağmen oturup karnımızı doyurduk ve Didim’e hareket ettik. Didim’e inerken ilçenin ilerisindeki yamaçlarda, yakılmış orman arazisine kondurulmuş otelleri görmek can acıtıcıydı ama bu ülkemizde sık yaşanan bir siyasi ahlak sorunu, yapacağımız bir şey yok. Didim’de Kartal’dan mahalle arkadaşım Ömer Şahin ve eşi Sultan ile buluştuk. Yaz sezonlarını Didim’de kiraladığı yazlık evinde geçiren Ömer arkadaşımızın bizim için ayarladığı pansiyona yerleşip yol yorgunluğumuzu atmak için istirahate çekildik. Ertesi gün Didim’e çok yakında bulunan Apollon tapınağını görmeye gittik. Apollon tapınak kalıntılarının gördüğüm en etkileyici tarihi mekanlardan biri olduğunu söyleyebilirim ve kesinlikle herkese tavsiye ederim. Ancak bu tür tarihi mekanlardan pek hoşlanmayan Zafer bacanağımın hoşnutsuzluğu nedeniyle Milet Antik kentini pas geçerek, belgesellerden bildiğim, Didim’e yaklaşık 60 km mesafedeki Kapıkırı köyünü ziyarete gittik. Bafa gölünün kuzey-Doğusunda, Beşparmak dağlarının eteğinde kurulu olan ve bir Heraklia Antik Kenti olan Kapıkırı köyü 2500 yıllık tarihi mekanları ile, kalesi ve köy içindeki surları ile, halen kullanılmakta olan antik köy meydanı ile, bu meydan içinde taşımalı sisteme kurban edilmiş, terkedilmiş ilkokul binası ike, meydanın içinde elişi ürünlerini pazarlayan köy kadınları ile, kıyısında yer aldığı Bafa Gölü manzarası ile, arkasındaki taş bloklardan oluşan dağlık coğrafyasıyla çok ilgi çekici ve görülmesi gerekli bir yer. Zafer bacanağımın “ne var burada, biz taş görmeye, ağaç görmeye mi geldik” yollu sataşmalarına rağmen köyü gezdik ve mutlu ayrıldık. Dönüşte yol kenarındaki göl manzaralı mekanda çaylarımızı içip Didim-Akbük’te kiralık villasında bizi bekleyen, Yıldıztabya’dan gençlik arkadaşım, sayılı kadim dostlarımdan Necdet Aydın’la olan randevumuz için yola çıktık. Buluşmakta biraz sıkıntı çeksek de, sonuçta hava kararmadan Necdet ve eşi Serap’la ve misafirleri, eski çalışma arkadaşı ve eşi ile balkonlarında çok güzel bir akşam geçirdik. Biz çay içmeğe gitmiştik ama sağolsun Serap kardeşimiz güzel yemekler hazırlamış bizim için, elleri dert görmesin. Necdet arkadaşım covid-19 salgınında virüse yakalanmış, iki ay yoğun bakımda kaldıktan sonra, sevdiklerinin duası ile virüsü yenmiş, sağlığına iyi gelir düşüncesi ile ve tanıdık bir arkadaşının aracılığı ile henüz hastalığını tam atlatamamış halde buraya getirilmiş bir yıl önce. Ben tüm bunları daha sonra öğrenmiştim. Şimdi çok şükür gayet sağlıklı ve her zamanki gibi güler yüzlü. Bir anlamda geçmiş olsun ziyareti oldu. Kendisini sağlıklı ve mutlu görmek ne güzel. Allah uzun ömürler verir inşallah. Dönüşte Necdet’in villasının çevresindeki sokaklarda sürü halinde domuzlar görmek ilginçti.

Ertesi sabah pansiyondan ayrıldık. Didim-Altınkum sahiline indik, birer sabah çayı içelim dedik. Zafer bacanağımın şapkası kayıp. 5-6 tane şapkası var değişik renklerde. Rahatsızlığın etkisi olsa gerek, kıyafetine, giyim kuşamına aşırı bir titizlik gösteriyor bacanağım. Her kıyafete göre bir şapkası var. “Şapkam nerede, şapkamı sen kaybettin” diye Özcan’a söylenip duruyor sabah sabah. Şapka yok, yapacak bir şey de yok. Atladık arabaya Bodrum yönüne hareket ettik. Daha Altınkum’dan ayrılmamıştık ki benim telefon çaldı, açtım, Necdet. “Oğlum şapkanı bana mı bıraktın” diyor. “Sana bıraktık, bacanağımın hediyesi” dedim ve devam ettik. Bodrum yolu üzerinde ilk uğrayacağımız yer Kıyıkışlacık (İasos). Burayı bir belgeselde görmüş ve not almıştım. Mutlaka görmeliyim. Biraz güzergah dışında kalıyor ama çok güzel ve küçük bir antik yerleşim Kıyıkışlacık. Özellikle körfezi çok güzel. Küçük ve sakin bir tarihi yerleşim mekanı. Bir saat kadar sahilinde gezdik, arkeolojik çalışma yapılan alanı kenarından dolaştık ve yola çıktık. Göltürkbükü ve Yalıkavak’ta kısa birer tur attıktan sonra yola devamla Gümüşlük’e vardık.

Meşhur Kardak kayalıklarının hemen karşısında bulunan Gümüşlük körfezi muhteşem, sahil boyu yürüme yolu etrafında restoran ve cafeler dizilmiş körfez boyunca, çok küçük bir çarşı var sahilin ortalarında, ancak sahilin yüz metre arkası mezbelelik. Arkadaki tepeler ve yamaçlar iç içe, çirkin yazlıklarla işgal edilmiş adeta. Bu kıyılarda böylesine iç içe, denize uzak tepelerde, yamaçlarda yapılan sözde yazlık sitelerinin nasıl talep gördüğünü anlamıyorum. Sahildeki bir berberin tavsiyesi ile körfezin kıyısında, denize sıfır ama eski ve pek de bakımlı olmayan Sysyphos Otel’de yerleştik. Tam körfezin kıyısında, manzara süper ama manzaraya karşı oturulacak doğru dürüst bir balkonu yok. Tam karşısında Kardak dahil bir kaç küçük adacık. Hemen önümüzde üzerinde büyük bir bayrak dalgalanan küçük bir tepecik. Bu tepeye çıkmak istedim ama yarı yolda yorulup geri döndüm. İkinci gün akşam üzeri, otel görevlisi genç bize, denizdeki bir grup insanın körfezin ortalarında, kıyıya çok yakın, küçük Tavşan adasına yürüyerek gidip geldiklerini gösterdi. Bu konudan, belgesellerden haberim vardı ama burada olduğunu bilmiyordum. Bu fırsatı kaçırmak olmazdı. Zafer ve Özcan gelmedi. Sabahat ile yürüyüş yolunun başlangıç yerine geldik. Sabahat kıyıda oturdu, telefonun kamerası ile bu önemli yürüyüşün çekimini yapıyor, ben şort-tişört yürümeye başladım. Deniz sığ, insanlar şen şakrak gidip geliyorlar. Yolun başlangıcı taş çakıl, çakıllar ayağıma batıyor. Dengemi sağlamakta zorlana zorlana ilerliyorum, her adımda kum zemin hayal ediyorum ama maalesef yolun tamamı çakıllıkmış. Yanımdan geçen, rahat rahat yürüyen insanlara bakıyorum ayaklarında lastik ayakkabılar var. Meğer başlangıç yerinde bu lastik ayakkabıları kiralıyorlarmış ama biz Karadenizliler bunu ancak dönüşte akıl ediyoruz. Dönüş yolunda üç kişilik bir grup zavallının benim gibi akrobatik hareketlerle geldiklerini görünce dayanamadım, “nerelisiniz” diye sordum. Sinop’lularmış. Bu yoldaki tek karadenizli ben olmadığım için mutlu oldum. Bu arada Turgutreis’te tatilde bulunan üniversiteden arkadaşlarımdan Özlen Başara ve Antalya’ya yerleşen Füsun Çileci arıyorlar “uğramadan geçmeyin” diyorlar ama “özür” diliyorum, bacanaktan fırça yemek istemiyorum.

Üçüncü gün sabah erkenden Bodrum’a doğru hareket ediyoruz. Basından ve magazin dünyasından edindiğim bilgiler sonucu aşırı kalabalık oluşu ve pahalılığı nedeniyle hiç ilgimi çekmeyen Bodrum’a Ekim başı olmasına rağmen yoğun bir trafik eşliğinde girdik. Aracımızı otogar yakınında bir otoparka bırakıp yürüyerek sahil boyuna, Bodrum meydanına indik. Oradan çarşı içine, devamla Zeki Müren’in müze evine gittik. Dönüşte biraz ara sokaklara girdik. Bodrum’u her haliyle çok kaliteli buldum, gerçekten hakkında yapılan tüm övgüleri hak ediyor bence. Bugün yolumuz uzun olacak, planımızda Bodrum’da konaklamak yok, Milas üzerinden Gökova’ya doğru yola çıktık. Milas yakınlarındaki salaş bir mekanda kısa bir çay molasından sonra yola devam edip, bence ülkemizdeki en muhteşem manzaraların başında gelen Gökova körfezine, Akyaka’ya geldik. Daha önce ancak kıyısından gördüğüm Akyaka’nın sahiline indik. Kısa bir süre kaldığımız Akyaka’ya hepimiz bayıldık. Yerleşimi ile, mimarisi ile, sahili ile en beğendiğimiz yazlık belde oldu Akyaka.

Günün nihai hedefi Fethiye. Geceye kalmadan ulaşmaktı niyetimiz ama hava kararmıştı biz Fethiye’ye vardığımızda. Konaklama yerlerimiz önceden ayarlı olmadığından önce Öğretmenevi aradık, bulamadık. Sahil boyunda, Çalış mevkiinde İbrahimbey oteline yerleştik. Otelimiz sahil yürüyüş yolu üzerinde ve çok temiz. O gece dinlendik, sabah kahvaltısından sonra aracımıza binip Ölüdeniz yoluna koyulduk. Dağlık ve ormanlık bir yol güzergahından Ölüdeniz sahiline indik. Yolda Zafer bacanak mayo krizine girdi. Ölüdeniz’de denize girmek niyetindeydik ancak Zafer bacanağımın mayosu otelde, bavulda kalmış. Yol boyunca söylendi, mayosunu almadığı için Özcan’a kızdı. Ölüdeniz sahiline indiğimizde ikisinin de morali sıfırdı. Kumsalın hemen girişinde oturdular, bize “siz gidin, biz burada bekliyoruz” dediler. Yapacak bir şey yok. Biz biraz yürüdük denize doğru. Sabahat bana “sen git denize” diyor, ben girsem Zafer kendisi giremediği için daha çok kızacak, ben de girmedim. Ölüdeniz’in tamamını dolaşmak, görmek istiyorum, Sabahat’ın ayakları rahatsız, kumsalın yarısında oturdu kaldı. Ben gittim, Ölüdeniz’i çepeçevre dolaşıp geldim. Gerçekten çok güzel bir doğa harikası Ölüdeniz. Akşam otelin önünde, sahil boyunca yürüyüş yaptık, günün stresini attık az da olsa üzerimizden.

Ertesi sabah, en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Kaş’ta konaklamak niyetiyle yola çıktık. Önce yol üzerinde diyebileceğimiz Saklıkent yoluna girdik. Zafer bacanak yine “nereye gidiyoruz, niye gidiyoruz” diye söylenmeye başladı ama dönmek yok, yola devam. Yol üzerinde her mekanda, benim çok sevdiğim şark çardakları. Birinde mola verdik, çay ve nar suyu içip renk renk kilim ve örtülerle bezenmiş çardaklarda kısa ama hoşça vakit geçirdikten sonra Saklıkent’e indik. Çok fazla ve farklı bir özelliği olmasa da dinlendirici bir doğal mekan. Zafer ve Sabahat kanyon içinde otururken ben ve Özcan kanyonda dere boyunca biraz yürüdük, dönüşte hatıra çakıl taşları alıp yola koyulduk. Yol güzel, Kaş’a yaklaştıkça dik yamaç boyunca ilerliyoruz. Sol tarafımız dik ve yüksek dağ yamacı, sağ tarafımız bu yamacın devamı, arada iki üç yerde yolun sol kıyısı boyunca park etmiş araçlar görüyoruz. Yakında bir yerleşim yeri yok. Trafik kazası mı? Görünürde bir şey yok. Biz yolun alt yamacını görmüyoruz, meğer buralarda küçük kumsallar, plajlar varmış. Bu plajlar, o çok ünlü Kaş’ımızın çok ünlü plajlarıymış. Dik bir dağ eteğinde, küçük bir yerleşim yeri olan Kaş’a, hemen burnunun dibindeki Yunan adalarına esef ederek girdik. Tam bir hayal kırıklığı oldu Kaş benim için. Merkezi alanı güzel ama küçük, beklediğim etkiyi yaratmadı bende. Kaş’ta konaklama mekanı bulamadık, belki de bulmak istemedik, atladık arabaya yola koyulduk. Demre’ye içimiz ısınmadı, Finike’yi canımız istemedi, akşam üzeri Kumluca’ya ulaştık. Sabahat internetten Kumluca’da Öğretmenevi olduğunu tespit edince arayıp bulduk ama yer yokmuş maalesef, resepsiyondaki kız “hocam üzgünüm, ama arzu ederseniz sizi Uygulama Oteline gönderebilirim” dedi ve arayıp yer olduğunu öğrenince bizi tarifle Uygulama Oteline gönderdi. Umduğumuzdan daha çok beğendik oteli, hem temiz hem de sessiz ve sakin. Hava kararmıştı ama balkondan deniz görünüyordu. Yatmadan önce bir sahile inelim dedik. Arabayla sahil yoluna düştük ama hiç bir yol, hiç bir sokak bizi sahil boyuna indirmedi. Sonradan öğrendim, Kumluca sahili Carettaların yumurtlama alanıymış, bu nedenle sahil ve kumsal alan mümkün olduğunca korunuyormuş. Ara sokaklar boyunca ilginç yapılaşmalar gördük. Konutların tamamı ahşap direkler üstüne inşa edilmiş, altları boş, bazı konutların bahçelerinde insanlar oturuyor, mangal yapıyor. Sakinleri buraları 1960’lardan beri, bu yapılaşmayı bozmadan kullanmak şartıyla uzun süreli kiralıyorlarmış. Kumluca’da bir gece kaldık ve ertesi gün, 2 Ekim sabahı Antalya yoluna düştük. Tahtalı ve Beydağı’larının muhteşem manzaraları eşliğinde Kemer’e vardık. İlçe merkezinde mola verip sahil parkı içinde biraz yorgunluk attıktan sonra yine yola koyulup yoğun bir trafik içinde Antalya’ya vardık. Liman üzerinde seyir alanından Antalya’nın tarihi limanını seyretmek güzeldi. Liman içine inerek turistik alışveriş mekanları olarak düzenlenmiş tarihi sokakları dolaştıktan sonra yine oldukça yoğun bir trafik eşliğinde Manavgat’a doğru yola çıktık. Serik-Manavgat üzerinden Manavgat Şelalesine ulaştığımızda gün epeyce ilerlemişti. Bir saat kadar şelale mekanında takıldık. Çok ünlü olan Manavgat şelalesi yoğun su kütlesine sahip, mekan olarak güzel düzenlenmiş, manzarası ve seyri güzel bir yer. Şelale çevresinde konaklanacak yer bulamadık, internet üzerinden bulduğumuz Manavgat merkezine yakın Uygulama Oteline ulaştık. Oteli hem yeri, hem temizliği ve özellikle de ağaçlar arasındaki masalarda, hamaklarda dinlenme imkanı sağlayan bahçesiyle çok beğendik. Önce böyle bir mekanda iki gün kalıp iyice dinlenelim diye düşündük ama sonra ben ertesi gün yola devam edelim istedim, keşke bir gün daha kalıp, ertesi gün çok yakındaki Side sahilini de ziyaret etseymişiz. Ertesi sabah artık dönüş yolu sayılabilecek Antalya, Korkuteli üzerinden Pamukkale’ye doğru yola çıktık. Antalya’yı geçtikten sonra, gençliğinde profesyonel futbolcu olan Zafer bacanağım, Sarıyer futbol takımı ile deplasmana geldiği Antalya’da ziyaret ettiği Düden şelalesini görmek istedi. Navigasyonu ayarlayıp şelaleye ulaştık. Düden Şelalesini Manavgat şelalesinden daha çok beğendik. Özellikle yan tarafındaki mağaranın içinden şelale tabanına inmek ayrı bir güzellikti. Düden’den ayrılıp Korkuteli’ne geldik. Yolculuğun başlarında uğradığımız bir tesiste bize “Korkuteli’nde yanık dondurma” tavsiye edilmişti. İlçe içinde arayıp uygun mekanı bulduk ve yanık dondurmayı tattık. Yanıktan kasıt ağızda “is kokusu” bırakan dondurmayı pek beğenmedim ama ilginç ve kendine has bir tat. Aynı gün Korkuteli-Acıpayam üzerinden Denizli’ye, oradan Pamukkale’ye geldik. İnternetten tespit ettiğimiz, Pamukkale’inin biraz dışında Akköy’de bulunan Uygulama Otelinde yerimizi ayırtıp Pamukkale travertenlerine gittik. Zafer, Özcan ve Sabahat travertenleri dolaşmaya gittiler, ben daha önce birkaç kez gördüğüm travertenleri gezmek yerine hemen arkasında yer alan Hierapolis antik kentini görmeyi tercih ettim. Tarihi mekanları ve antik tiyatroyu dolaştıktan sonra travertenlerin üzerindeki tesiste çaylarımızı içip, akşam da daha önce kızım Rüya’nın da bulunduğu bir gezide gittiğimiz mekanda akşam yemeğimizi yedik ve otele döndük.

4 Ekim günü sabahı Akköy Uygulama Otelinden Alaşehir’e doğru hareket ettik. Yol üzerinde leblebi ürünleri satış tesisine uğradık. Ben leblebinin Çorum-Merzifon ürünü olduğunu biliyordum ama burada ‘Çorum’a leblebi bizden gider’ diyorlar, ben onların yalancısıyım. Yol kenarlarında nar ağaçları var ve kıpkırmızı narlar göz alıyor. Ben göz hakkı diyerek bir ağaçtan 5-6 nar çaldım, Zafer ben istemem diyerek bir taneyle ikna oldu. Öğlene doğru acıktık, yol kenarlarında tandır reklamları var, “bugün tandır yiyelim” dedik, biz şanımıza uygun mekanlar bulalım derken tandırcılar bitti, biraz ilerde üzüm bağları ve salkım salkım üzümler arasında birer çay içip, üzüm ve kavun alıp yola devam ettik. Biraz ileride, Coğrafyacı olan benim doğuda bildiğim Buldan burada yolumuza çıktı. Buldan tekstil ürünleri ile, özellikle Buldan bezi ile meşhurmuş. Benim bilgim yok, hanımlar öyle söyledi. İlçeye saptık, bir fabrikanın teşhir ürünlerine bakıp, müdürlerinin tavsiyesi ile ilçe içindeki satış mağazalarına gittik, bu sayede Buldan’ı da görmüş, tanımış olduk. Buldan sonrası yol üzerinde Kurgan tepeler gördük. Yol üzeri bir köy ziyareti yapma isteğimizden Zafer bacanağımın fırçası üzerine vazgeçtik. Akhisar, Soma, Bergama üzerinden akşam üzeri Akçay’’a vardık, o gece Akçay’da Arkadaşım Apo’nun misafiri olup ertesi gün Çanakkale üzerinden Şarköy’e, oradan köyler arasından Kumbağ’a geldiğimizde gezi bitmiş, sağ salim evlerimize dönmüştük. Herşeye rağmen çok güzel bir gezi olmuştu bizim için. Bundan sonraki gezi hedefimiz Antalya, Adana, Hatay, Urfa ve Mardin tarafları, inşallah kısmet olur diyelim.

Gezi dönüşü yazlıkta önce Bahtiyar abimle Ayşe yengemi, ardından kızkardeşim Türkan ile eşi Ayhan’ı ağırladık. Kardeşim Mahmut, eşi Filiz ve yeğen Utku Uras’ı Ağustos’ta ağırlamıştık. Bizim için de artık sezon bitmiş, İstanbul, Kartal’a eve dönme zamanı gelmişti. Ancak dönmeden önce hanımın baba köyü olana Saray’ın Çukuryurt köyüne bir ziyaret yapalım dedik. Zafer ile birlikte ve hanımlarla Velimeşe’de uluslararası giyim firmalarının alışveriş merkezleri Avantaj’ı dolaşıp Çukuryurt köyüne, hanımın halasının oğlu Yaşar Gökmen ve eşi Birsen’e misafir olduk. On parmağında on marifet olan, her konuda yeteneğindeki bitmeyen bir enerjiye sahip Yaşar burada kendine bir dünya oluşturmuş ve kendi emeği ile oluşturduğu cennetinde eşi ve sevdikleri ile mesut mutlu yaşıyor. İmrendiğim, çok takdir ettiğim ender insanlardan biri Yaşar Gökmen. Üç günlük misafirliğimizde bize sadece evlerini açmakla kalmadılar, bağlarını bahçelerini, köydeki ve hatta yakın köylerdeki akrabaları dolaştırdılar. Üç katlı, Saray misali evlerinin teras katında Birsen’in yaptığı kıymalı, soslu dürüm hayatımda yediğim en lezzetli tatlardan biriydi ve ben de hayatımda ilk kez kaşık attım bu doyulmaz lezzet için. Elleri kolları dert görmesin. Her şey için bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. Çukuryurt dönüşü fazla kalmadık Kumbağ’da, Ekim ayının sonuna doğru döndük Kartal’a. Bu sene her şeye rağmen güzel geçti. Yıl sonuna doğru da Ogün’ler geldi Berlin’den. Torunum, Can Paşam ayaklanmış, bıcır bıcır olmuş, arada dede demeye bile başlamış. Bol bol hasret giderdik Can’ımla, oyunlar oynadık salonun ortasında. Güzel günler çabuk bitiyor nedense. Artık yeni ziyaretleri bekliyoruz ve tez zamanda olur inşallah diye dua ediyoruz.