# YAYLA YERLEŞİMLERİMİZ

Çocukluk yıllarımızda, 1960’lı yılların yaz aylarında büyüklerimizin Bektaş’a gittiklerini hatırlıyorum. Çok net bilgim olmamakla beraber Kulakkaya’ya kadar tomruk kamyonları ile, Kulakkaya’dan Bektaş’a yaya gittiklerini, aynı şekilde döndüklerini sanıyorum. Bu seyahatlerle ilgili sadece hiç sevmediğim pestil kalmış aklımda.

Yıllar sonra, 2016 yılındaki köy ziyaretimizde abim bizi Bektaş’a götürdü. Köyden Bektaş’a kadar her şey güzel. Bektaş’ın yemyeşil yayla manzarası da güzel. Ancak bu geniş yayla üzerinde yerleşim de yapılaşma da rezalet ötesi.

Yayla üzerindeki yerleşim plansız keyfi ve gelişigüzel. Yapılaşma da hakeza herkesin kafasına göre, keyfine göre, kesesine göre; özensiz, estetikten son derece uzak çirkin çirkin yapılar. 2100 metre rakımda kurulu Bektaş’ın yazları oldukça sıcak. Buna rağmen yayla üzerinde hemen hemen hiçbir yapıda ne balkon var ne de bahçesinde bir ağaç. Arazi bol olmasına rağmen önünde, yanında oturup bir bardak çay içip, eş-dostla iki sohbet edecek ne bir ağaç gölgesi, ne de çardak türü bir gölgelik var. Belgesellerde yayla görsellerini ballandırarak anlatanların bir art niyetleri yoksa bu çirkinliklere methiyeler düzenlerin estetik anlayışlarında sıkıntı var demektir.

Bektaş’ta belirli günlerde pazar kurulurmuş. Biz de bir pazar günü gitmişiz. Bektaş dediğin bir caddeden ve etrafındaki çirkin tek ya da iki katlı binalardan ibaret. Pazar da bu caddede kurulmuş. Caddenin uzunluğu 500 metre kadar var. Ancak cadde üzerinde bir tane bile ağaç yok. Güneşin altında bunalan insanların sığınacakları ne bir mekan var ne gölgelik bir köşe. 10-15 esnafa “neden bu cadde üzerinde hiç ağaç yok” diye sitem etmişimdir. En sonunda biri “abi burada yeşile düşman o kadar çok insan var ki, biz akşam fidan dikiyoruz, gece birileri gelip söküyor.” dedi. İnanılır gibi değil.


Zannedilmesin ki bu olumsuzluklar sadece Bektaş ve yaylasında var. Bölgedeki yaylaların hemen hepsinde bu olumsuzluk ve çirkinlikler var.

Çardak gibi gölgelik mekan alışkanlığı, isteği yok bizim yöre insanının. Her yer orman, her yer fındık bahçesi olduğu ve günü arazide ağaçlar arasında gölgede geçtiği için olsa gerek, akşam olunca yemeğini evin bahçesinde yemek, ardından şöyle bir uzanıp çayını içmek gibi lüks alışkanlıkları olmamış. Gündüz tarlada bahçede, akşam olunca evde dört duvar arasında ömür tüketir, eğlenceye vakti yoktur. Televizyon izlemekten başka eğlence imkanı da yoktur ya. Kafa çekecekse de ya içkili bir mekana gider, ya da bir kaç arkadaş gidip dere kenarında içer.

Cennet gibi doğa içinde cenneti yaşamak mümkün iken, yaşam ömür tüketmek gibi algılanmış, kabul edilmiş bizim köylerde.
