# MEKTUP

“Gıymetli anacığım ve babacığım. Evvela mahsus selamlarımı sunar, hasretle ellerinizden öperim. Nasılsınız, iyimisiniz, iyi olmanızı yüce Allah’tan dilerim. Siz de beni, oğlunuz Abid’i sorarsanız Allah’ıma hamdolsun iyiyim.....”

Meliha teyzemlerin mısır tarlasında inmeci vardı o gün. Teyzemin, askerlik sonrası İstanbul’da kalıp, karısını da yanına aldırmış olan oğlu Abit (Abidin) abiden mektup gelmiş. Tarlada, eve yakın bir yerde herkes oturmuş benim okumaya çalıştığım mektubu dinliyor. Mektup okundu, bitti. Teyzem “oğlum git evden kağıt kalem getir de sıcağnan cevap yazalım” dedi. Koştum, az aşağıdaki evimizden bir defter sayfası ve bir kurşun kalem alıp geldim. “Yaz oğlum” dedi ve ben yazmaya başladım. Her mektup gibi bol sevgili, hasretli, gözlerinden öpmeli bir girişten sonra “o karıyı bırak da anayın yanına gel. Sana davullu zurnalı düğünle telli duvaklı kız alacam şart olsun.” Teyzemin “o karı” diye bahsettiği, gelini, Abit abimin karısı Katibe yengem. Gelin kaynana birbirlerini hiç sevemediler ömürleri boyunca. Elçiye zeval olmazmış. Benim günahım yok. Bana ne denirse ben onu yazıyorum. Yıllar sonra, İstanbul’da boş boğazlık edip Katibe yengemin yanında anlattım bu mektup hikayesini. Aradan belki 50 sene geçmiş ama Katibe yengem sanki taze bir olaymış gibi öfkelendi. Bir süre sonra Abidin abi ile köye taşındıklarında 80 yaşın üzerindeki teyzemi evden adeta sokağa attılar. Neyse bu ayrı bir hikaye. Biz mektup konusuna dönelim.

Bizim çocukluk yıllarımız “gurbetçilik” yıllarıydı. Babam da aile darda kaldığında İstanbul’a gider, bir iki sene çalışır dönerdi köye. O sene de babam henüz yeni gitmişti İstanbul’a çalışmak için. Mahmut’la kavga etmişim, annem beni azarlamış. Çok gücüme gitmiş nedense. Evden ahşap sofrayı almışım, çıkmışım kapının önüne, sofranın üzerinde babama mektup yazıyorum. “Annem beni sevmiyor, zaten ben bu evde üvey çocuğum.....” dışarıda yazıyorum ki gelip geçen birileri görsün, halimi hatırımı sorsun, derdimi dinlesin, bana hak versin ve gidip anneme kızsın. Nesime yengem, allah rahmet eylesin, Akşamulara gidiyor herhalde. Kapının önünde geçerken seslendi, “Ula Selami ne yazıyon?”,
“Bobama mektup yazıyom Nesme yenge.”
“Oğlum boban daha yeni gitti ya”
“Olsun bu evde beni kimse sevmiyo, Bobama yazıyom beni yanına alsın.” Nesime yengem neler dediyse artık içim rahatlamış ve mektup yazmama gerek kalmamış olmalı.

Gurbete gidenlerle sılada bıraktıkları arasında tek iletişim yolu mektup. Hatırlarım, gurbete giden babamdan yılda iki yada üç mektup ancak gelirdi. Babamın gönderdiği mektubun adresi “Fatma Işık, Debboy’da bakkal ...... eliyle Büyük Karaali köyü-Giresun.” Mektup Giresun’da Debboy’daki bakkala gelir ve günlerce orada beklerdi. Çünkü o zamanlar köyden şehre giden pek olmazdı. Şehirle ilgisi, şehirden ihtiyacı olmazdı köylünün. Ancak koca köyden ayda bir şehire inen olursa bütün köyün mektuplarını alır, köy içinde elden ele ulaştırılırdı.

Benim askerlik yaptığım 80’li yıllarda da değişen bir şey yoktu. Yani mektup en önemli bir haberleşme yoluydu yine. Genelde Cumartesi günleri içtima alanında toplanılır, Çavuşlar isim okuyarak gelen asker mektuplarını dağıtırdı. Böyle durumlarda insan ister istemez bir beklenti içine girer, mektubu çıkmazsa hüzünlenirdi. Anadolu insanının duygusal hayatında da mektup çok önemli olmuş eskilerde. Özellikle askerdeki canlara sıladaki yavukludan, nişanlıdan, taze gelinlerden mektup içinde birkaç saç teli gönderilirmiş. Ya mektup kağıdının ucu yakılır ya da ucu yanık mendil gönderilirmiş ki bu “hasretinden yanıyorum” demekmiş. Eskiden çocuklar erken yaşta evlendirildikleri için, askere giden gençlerin ardında küçük yaşta çocukları olurmuş. Böyle durumlarda mektup kağıdının boş bir yerine çocuğunun beş parmağının ölçüsü çizilirmiş babası yavrusunun o minicik elini öpsün diye herhalde.

Mektuplaşmanın toplumun sosyal yaşamında çok önemli yeri vardı. Hasretliğin de, hasretliği kağıda dökmenin de; özlemi, sevgiyi zarfa koymanın, allayıp pullayıp sevilene postalamanın da, postadan böyle bir beklenti içinde olmanın da bir tadı heyecanı vardı. “Ayrılıklar da sevdaya dahil” demiş ünlü şair Attila İlhan. Hasretliğin, özlemin sızısı da yaşama dahildi. Özlüyordunuz, bekliyordunuz, yol gözlüyordunuz. Uzaktaki sevilenden gelecek ufacık bir sağlık haberine ihtiyaç duyuyordunuz. Şimdi en uzak sevgili telefonun tuşuna tıklama süresi kadar ancak. Sabah kalkıyorum, “Günaydın çocuklar” yazıyorum whatsApp ev grubundan ve ardına iki öpücük emojisi koyuyorum, Almanya’daki oğlumdan da, Erenköy’deki kızımdan da “Günaydın babacığım” karşılığının gelmesi bir dakika sürmüyor. İstediğin an görüntülü karşındalar çok şükür. Bu gelişen teknoloji bir nimet insanlık için. Geliştirenlere teşekkür borçluyuz. Ama eskinin de bir tadı vardı yani. Bayramlarda sevilenlere kartpostal gönderme, beğenilen kızların ceplerine, çantalarına gizlice küçük mektuplar, notlar koyma ya da aracılarla mektuplar gönderme. Güzel duygulardı bunlar. Hayatın, gençlik dönemlerinin heyecanlarıydı bunlar. Ama ne zaman cep telefonları çıktı, bu güzellikler giderek kayboldu. Özellikle akıllı telefonlar dijitalleştirdi sosyal ilişkileri. Artık emojilerle haberleşiyor yeni kuşaklar. Mektup unutuldu gitti. Enver Paşa’nın eşine yazdığı mektuptaki “Naciye’ciğim, sevgili sultanım, cici efendiciğim” gibi hoş ifadelerin yerini “Nerdesin aşkım, burdayım aşkım, mucuk mucuk”lar aldı maalesef.

Bizler, 1970’ler öncesinden gelenler; özellikle de hayatının ilk yıllarını Anadolu’nun yolsuz, elektriksiz, ilkel ve medeniyetsiz köy şartlarında yaşamış ve bugünkü gelişmiş teknolojik imkanlarına ulaşmış olan kuşaklar insanlık tarihinin kesinlikte en şanslı ama aynı zamanda en şaşkın bireyleridirler.

Biz, sıkıntıları ve zorlukları olsa da yaşadığımız koşullardan memnunduk. Umarım bugünkü ve gelecek kuşaklar da içinde yaşadıkları koşullarla mutlu olurlar.
