# KEÇİ KAYASI

Köyümüzün doğal harikalarının başında Keçi Kayası gelir. Karaali köyünün tamamından görülmeyen Keçi Kayası bizim Sükütneli (Sükük Narlı) mahallesinin karşı yamacında, değirmenimizin arkasında yükselen yamaç üzerindeki bir kayalar dizisinin en büyüğü, en azametlisidir. Bizim mahallede yaşayan, yetişenler için köyümüzün sembolü, en çok özlenen doğal güzelliğidir Keçi Kayası. Yaz sonuna doğru bu kayaların arasından çıkılır, arkadaki düzlük alanlardan güllük otu biçer, kışın ahıra hayvanlarımızın altına sermek için eve taşırdık. Kış boyunca ahırda hayvanların idrar ve dışkıları ile çürüyen güllük gübresini (biz kemre derdik) harar ve şeleklerle tarlaya taşırdık.

Bizim kültürümüzde, sırrına erişemediğimiz doğal yapılarla ilgili binlerce efsane vardır. Köyümüzün yakınlarındaki Gelin Kayası ile ilgili de bir çok efsane söylenir. Gelin kayasını ayrı bir başlıkta değerlendirmek üzere geçiyorum. Keçi Kayası ile ilgili bir efsane yok. Neden yok? Bu efsaneler ilahi vahiyler olmadığına, insanoğlunun üretimi olduğuna göre, buradaki eksikliği neden biz gidermeyelim.

Efendim, hepimiz biliyoruz ki, Karaali köyü 1920’lerin öncesinde, yüzlerce yıl bir Pontus Rum köyü olarak yaşadı. Yüzlerce yıl önce, belki de bin yıl önce bu köyde, tam da Keçi Kayasının karşısında, şimdiki Kumcu’ların fındık bahçesinin başında, değirmen yolu üzerindeki düzlükte Gavuropulos ailesi yaşıyormuş. Genç Osmanidis Gavuropulos güzel eşi Fadimera, evin yaşlı nenesi Eminera, iki küçük çocuğu ve ahırdaki iki ineği, ağılındaki onbeş keçisi ile mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyormuş.

Keçilerin arasında henüz yaşına basmamış, birbirine sevdalı bir çift çebiç varmış. Bu sevdalı çift doğumlarından beri birbirlerinden hiç ayrılmıyor, damda, ormanda hep birlikte yaşıyorlarmış.

Bir sabah evin anası, yaşlı Eminera nene oğluna “ula uşağumo, kesoorsun şuracıktan bir çebiç, çocuklara kavurma yapoorsun bugün” demiş. Osmanidis “olur be ana keserim da” demiş. Osmanidis ağılın kapısında meleşen keçilerin arasından, sevdalı çebiçlerin dişisini yakaladığı gibi kapıdaki kiraz ağacının dibinde kesivermiş. Gözünün önünde sevdalısının kesildiğini gören erkek çebiç duyduğu acı ile fraktının üzerinden atlayarak kayalıklara doğru koşmaya başlamış. Çebiçin davranışına pek önem vermeyen Osmanidis Gavuropulos kapıyı açıp diğer keçileride kayalıklara beslenmeye gitmeleri için serbest bırakmış ve dönüp kestiği keçinin etini harman yerinde yaktığı ateş üzerine astığı kazanda kavurmaya başlamış.

Gavuropulos ailesi harman yerinde, geçfakaz armut ağacının gölgesine kurulan sofrada kavurma yemek için toplandıkları anda, karşı tepede, büyük kayanın başında önce tanıdık bir çan sesi, ardından acı bir meleme işitmişler. Başlarını kaldırdıklarında büyük kayanın tepesinde, kestikleri keçinin sevdalısı erkek keçinin kendilerine baktığını görmüşler. Bir süre sevdalısının kavurmasının tüten dumanına bakan sevdalı erkek keçi, ailenin şaşkın bakışları arasında kendini kayadan aşağı bırakmış. Çocuklar ve kadınlar çığlık atarak, gözyaşları ile izlemişler sevdalı keçinin kayanın dibinde, orman içinde kayboluşunu. Bu acı olayın ardından kimsenin dokunamadığı kavurmayı, fındık ocaklarının arasına doğaya bırakmışlar. O günden sonra da bu büyük kayanın adı “Keçi Kayası” olarak kalmış.
