# FINDIK ZAMANI

Tarihi kaynaklara göre Doğu Karadeniz bölgesinde, özellikle Giresun ve Ordu coğrafyasında milattan önce 490’lardan günümüze 2500 yıldır fındık üretimi yapılıyor. Fındık yörenin temel geçim kaynağıdır. Yaşam fındıkla dönerdi bizim köylerde. Her şey fındığa göre ayarlanırdı. Düğünler, düğün alışverişleri, borçlar, kıyafetler, okul ihtiyaçları (önlük, kitap, kalem, defter), kış ihtiyaçları ve parayla giderilen ihtiyaçlar (teneke ile margarin-yağ, teneke ile gazyağı, tuz, şeker) fındıkla birlikte halledilirdi. Her fındık sonrası kara lastiklerimiz (İstanbul’da ayakkabı diyorlar) alınırdı. Bir çubukla ayaklarımız ölçülür, kara lastiklerimiz bu ölçüye göre, kışın yün çorapla da rahat giyebilelim diye bir numara büyük alınırdı. Bu lastiklerimiz kışa sağlam çıkar mıydı bilmiyorum. Hele benim gibi top niyetine her şeye tekmük (tekme) sallayan bir çocuğun ayağında herhalde iki ay dolmadan yırtılır, yırtık yerleri dikilirdi. Kışın bu yırtık lastikler içinde, ayaklarımız su içinde gidip gelirdik okula. Büyük küçük, kadın erkek herkes kara lastik ayakkabı giyerdi. Parçalanan kara lastiklerin ağız kısmını saran şeridi keser sapan yapar, bu sapanlarla kuş vurmaya bayılırdık.

Herhalde senede bir, okul öncesi saçlarımız kesilirdi. Benim bildiğim, hatırladığım saçlarımızı Eminustanın İsmail abi keserdi. Elle çalışan bir traş makinesi vardı İsmail abinin. 10 tel saçı keserse, 5 tel saçı koparır alırdı. Ağlaya zırlaya traş olurduk. Babamın saç traşını hatırlamıyorum ama herhalde ayda bir sakal traşı olurdu. Bir belki iki jileti vardı. Bu jiletler kullanıla kullanıla körleşir, sakalı kesmez olur, babam körleşen jileti cam bardağın içinde, bardağın iç yanına sürte sürte keskinleştirmeye çalışırdı. İşe yarıyor muydu bilmiyorum ama her traş zamanı babamın bu jilet bileme işini yaptığını hatırlıyorum.

Köyde bütün erkekler (kizir eniştem-Meliha teyzemin kocası hariç) sigara içerdi. Sigara içimi 10-11 yaşlarında mısır püskülleri ile başlardı. Benim bile gazete kağıdına mısır püskülü sarıp içmişliğim vardır. Sigara içmek erkekliğin, erkekleşmenin şanındandır, gereğidir bizim oralarda. Genelde filtresiz İkinci sigarası içilirdi. Birinci marka sigara lüks sayılırdı. Babam daha çok tütün alır, sarma sigara içerdi. Tütün gazete kağıdına sarılırdı. Köyde özel sigara kağıdı gördüğümü hatırlamıyorum. Babam bazen çok ince yabancı gazete kağıdı getirirdi ve o kağıtlarla sigara içmekten çok zevk alırdı. Yaş kaç olursa olsun, kimse büyüğünün, anne babasının yanında sigara içmezdi. Benim gibi bir saygısız yoktu köyümüzde o zamanlar. Şapkasız erkek yok gibiydi. Askerliğini yapmış ya da evli her erkeğin başında şapkası olurdu. Az da olsa foter şapka (fötr şapka) takan da vardı. Saçlar ergenlikten itibaren mutlaka arkaya taranırdı. Yürürken eller arkada bağlanır, ıslıkla türkü öttürülerek yürünürdü. Bıyıksız erkeğin istisnası bile yoktu ama hiç sakallı adam varmıydı? hatırlamıyorum. Tüm bunlar yetişkin erkeklerin belirgin tavırlarıydı. Köyde şapkam olmamıştı ama son zamanlarımda azıcık uzayan saçlarımı arkaya taramaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Bizim yörenin insanlarının dişleri, özellikle fındığı dişle kırma alışkanlığından dolayı erken dökülürdü. Yaşı ilerlemiş çoğu büyüğümüzün dişleri hemen hemen dökülmüş olurdu. Sağlıklı dişlere sahip yetişkin çok azdı. Çürüyen ağrıyan dişlerimizi Eminustanın İsmail abi çekerdi. İsmail abi hastalarımızın iğnesini de yapardı. Diş bakım ve tedavisi gibi bir kültürümüz yoktu. Az da olsa, dişleri eksilen ya da dökülen bazı büyüklerimiz altın diş yaptırırdı. Kadın erkek bazı büyüklerimizin ağzında altın diş hatırlıyorum. Altın dışında diş kaplaması ya da yenilemesi de, protez diş de hatırlamıyorum .

Köyümüzün yolu toprak, bakımsız bir yoldu. Bu yol, tarihi İpek yolunun kuzey Anadolu hattını (Erzurum, Bayburt, Sivas, Tokat hattı) Şebinkarahisar üzerinden karadenize bağlayan yoldur. Yolumuza bir zamanlar mıcır atılmıştı belki ama artık o da kalmamıştı. Tomruk yüklü kamyonların tahrip ettiği, yer yer çukurlaşmış, yağmurlu günlerde yüzeyini küçük gölcüklerin kapladığı yolumuzun kenarlarında küçük toprak kaymaları olur, yolda yer yer ancak iki tekerleğin geçebileceği kadar daralmalar olur, bu da kazalara, kamyonların uçurumlara yuvarlanmalarına sebep olurdu. Efenin Şahin böyle dar bir noktada yanındaki arkadaşı ile “buradan geçersin-geçemezsin” iddasına tutuşmuş, kafalar kıyak, sonuçta geçememiş, yoldan aşağı yuvarlanan boş kamyonun kasası altında can vermişti. Allah rahmet eylesin. Şahin’in ablası, Eminustanın İsmail abinin karısı Efe Gızı abla’nın (ismini hatırlamıyorum, ayıp bana) mısır toplarken aldığı bu acı haber üzerine aklını yitirdiği söyleniyordu. (Ben söyleyenlerin yalancısıyım).

Bu yol üzerinde gidip gelen kamyonlar (FORD, GMC ve MAN markalarını hatırlıyorum) yıllarca tepeleme yüklenen tomruk yükü altında ezile ezile yıpranmış, ihtiyarlamış, hafif bir rampada bile zorlanan, inleyen, ağıtlar yakan zavallılardı. Şoförleri bu zavallıları Ermez’de Hakkı abinin hanının önüne çeker, yemeklerini yer, bir de ufak devirirlerdi. Bazen tekerine çivi batan kamyonlar krikoya vurulur, teker sökülür, içindeki iç lastik (şambrel) çıkarılır, delik bulunur, üzerine kibrit kutusu kadar bir kaplama aleti yerleştirilir, bu alet yakılır, küçük bir parlama sonrası bu aletin içindeki malzeme ile deliğe yama yapılırdı. Bu işlem sırasında çok hoş bir koku yayılırdı etrafa. Yanımızdaki ya da yolda bulduğumuz çivileri yol güzergahına dikine yerleştirip bu kamyonların lastiklerinin delinmesine sebep olduğumuz için üzüntü duyduğumuzu hiç hatırlamıyorum. Lastiklerini tamir eden şöförler direksiyona geçer, yardımcısı kamyonun önünden uzun, sapı döndürmek amacı ile bükülmüş metal çubuğu, bu iş için ayrılmış delikten motorun içine sokar, motor çalışıncaya kadar çevirir, uzun uğraşlar sonunda bağırış çağırış çalıştırırlardı motoru. Bütün kamyonlar böyle mi çalıştırılırdı bilmiyorum ama bu sahneye çok şahit olmuşluğum vardır. Kontağı çevirince çalışan motorlar da vardı galiba ama çok net hatırlamıyorum.

69’un kış ayları. Bir hafta sonu köye gitmek için Tevfik ile Giresun’da Sütlaç mevkiinde bir tomruk kamyonuna el ettik. O tarihlerde gidiş ya da dönüş, boş da olsa tomruk yüklü de olsa el eden her yolcuyu alırdı kamyonlar. Çünkü köy yollarında başka ulaşım aracı yoktu. Duran boş kamyonun arkasına atladık Tevfik ile. Başka kimse yok kamyonda, sadece ikimiz. Yol üzerinde, yükseldikçe kar örtüsü artmaya başladı. Elmatepe’yi geçip Topallar mahallesinin, Tevfik’lerin evinin yukarısına geldiğimizde “hooop, inecek var, şoför abi inecek vaarr “ diye bağırdık ama sesimizi geç duydu şoför ve yanındaki amcalar. Biraz ilerdeki virajı dönerken durdu. Tevfik atladı gitti. Yol kar ve yer yer buzlanma olmuş. Kamyon hareket ettiği anda nasıl olduysa arka taraf şarampole kaydı. Adamlar 3 kişi saatlerce uğraştılar, çıkaramadılar. Bana da “oğlum, sen burdan yürüyerek git, biz buradan ne zaman çıkarız belli olmaz” dediler. Ben indim, İbiç’lerin, Sema’nın, Feyzinin Hacı’nın ordan geçip, Ermez hanının önündeki çayırdan aşağı orman içine, bizim mahallenin yoluna düştüm. Tam karşıya, Akşamuların evinin yukarısına geldiğimde hava kararmıştı ve adamlar hala kamyonu şarampolden çıkarmaya uğraşıyorlardı. Çok üzülmüştüm adamları böyle bir sıkıntıya soktuğumuz için. Ama yapacak bir şey yoktu. Böyle idi 1960’ların Anadolu’sunda yaşam.
