# ABDULLAH HOCA

Cumhuriyetin kuruluşunun ardından, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk kafasındaki toplumsal projeyi hayata geçirmek için adına “Atatürk ilke ve inkılapları” dediğimiz devrimleri adım adım uygulamaya koymuştur. Atatürk laik, çağdaş, bilime ve fenne değer veren ve bu değerler üzerinde yürüyen, gelişen bir cumhuriyet toplumu oluşturmayı amaçlamış; bu amacı gerçekleştirme yolunda tavizsiz ve kararlı bir şekilde yürümüştür.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen büyük önderin laik ve çağdaş bir toplum yaratmak amacıyla attığı önemli adımlardan biri de 3 Mart 1924 tarihinde uygulamaya geçirilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitimde Birlik) Kanunu’dur.
Bu kanun ile Türkiye’de bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.

Osmanlı döneminde tek eğitim kurumu olan medreseler 17. yüzyıl sonrası büyük oranda yozlaşmışlar, gerçek amaçlarından uzaklaşmışlar, sadece din ağırlıklı eğitim veren, bilime karşı çıkan kurumlar haline gelmişlerdi. Bu nedenle Osmanlı’nın son dönemlerinde medreseler dışında bilim ve fen eğitimi veren okullar da açılmış, bu da eğitimde “medreseli” ve “mektepli” diye bir ikilik ortaya çıkarmıştır. Amaçladığı çağdaş toplumu yaratmak için eğitimin çok önemli olduğunu bilen Atatürk ve kurucu kadro, eğitim alanındaki bu ikiliği ortadan kaldırmak ve eğitimde birliği sağlamak amacıyla Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmış, bu kanun ile medreseler kapatılmış, bilimsel eğitime dayanan, toplumsal aydınlanmayı amaçlayan, toplumun üzerine kara bulut gibi çökmüş olan cehaleti yenmek için çağdaş değerlere öncelik veren eğitim kurumlarının kurulmasını ve ülke genelinde yaygınlaştırılmasını, din eğitiminin de devlet okullarında eğitimli hocalar tarafından verilmesini temel hedef olarak belirlemişlerdir. Bu amaçla Atatürk "Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz." açıklamasıyla tavrını net olarak ortaya koymuş ve buna paralel olarak da 30 Kasım 1925'te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır.

Osmanlı imparatorluğunun hemen her döneminde din eğitimi medreseler dışında tekke ve zaviyelerde, camilerde, köy odalarında, köy içindeki başka uygun görülen mekanlarda “hoca” diye bilinen kişilerce din eğitimi verilmiştir. Bu sağlıksız ve sakıncaları da çok olan uygulama, gizli ya da açık, Cumhuriyet sonrasında da tüm Anadolu’da sürmüştür. Cumhuriyetin kurucu iradesinin batıya dönük, aydınlanma, çağdaşlaşma; hanedanın kulu değil devletin eşit vatandaşı olma anlayışını yerleştirme çabasına karşın; her vatandaşın dinine, inancına ve ibadetine saygı duyulsun, kimsenin inancı kötüye kullanılmasın, sömürülmesin; din eğitimi milli eğitim sistemi içindeki okullarda, bu sistem içinde yetişmiş yetkin öğretmenlerce verilsin çabalarına karşın, Anadolu’nun özellikle kırsal yerleşimlerinde köylünün “hoca” olarak bildiği kimseler tarafından çocuklara din eğitimi verilmeye, başka bir deyişle “hoca”lardan din eğitimi alınmaya devam edilmiştir. Bunda, 1920’lerde Türkiye’de 40 bin köyün 35 bininde okul olmaması, dolayısıyla köylerde okul ve öğretmen yetersizliği kadar, muhafazakar köylünün hacıya-hocaya öğretmenden daha fazla inanç ve saygı duymasının da etkisi büyüktür. Cumhuriyet döneminde özellikle köylerde okullaşma oranını arttırmak için büyük çaba harcanmıştır. Atatürk’ün çok erken yaşta ölümü, ardından 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle kurucu kadronun yönetimden uzaklaşması ve bu arada 1942 yılından itibaren kurulan Köy Enstitülerinin Menderes döneminde kapatılması ile Atatürk’ün amaçladığı cehaleti yok etme, aydınlanma ve çağdaş bir toplum yaratma hedefi maalesef yarım kalmıştır. Bugün dahi siyasette ve yönetimde yaşadığımız demokrasi sorunu eğitimde bu hedeften sapmanın ya da kopmanın sonucudur.

Yılını tam olarak hatırlamıyorum ama 1960’ların ortalarında ben de köyümdeki hemen hemen tüm çocuklar gibi bir “hoca” tedrisatından geçtim. Meliha teyzemlerde misafir olarak kalan ve Abdullah hoca diye bilinen yaşlı, kır sakallı bir “hoca”dan Üvecoların, patika köy yolunun hemen altında bulunan boş evlerinde, (Sükuknarlı) mahallemizden ve köyümüzün diğer mahallelerinden katılan çocuklar ile birlikte bir süre dua ezberleme dersi aldım. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama hemen hemen namaz dualarının tamamını ezberlemiştim. Bu Abdullah hocanın bir gece de bizde misafir olduğunu, ocak başında, post üzerinde oturduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Belki anne tarafından bir akraba ya da tanıdık biriydi Abdullah hoca, bilemiyorum. Bekiraan Hasan’ın söylediğine göre kahve düşkünüymüş Abdullah hoca, o tarihlerde kahveyi nereden buluyorsa artık. Meliha teyzemin kızı Hacer ablam da “doğru, Abdullah hocanın bizde misafir kaldığı zamanlarda cezve devamlı ocağın üstünde olurdu, çok kahve pişirirdim hocaya” diyor. Allah razı olsun, mekanı cennet olsun inşallah. Bir de Basrinin Hasan hoca varmış o tarihlerde. Zaman zaman köyün camisinde imamlık da yaptığı söylenen bu hoca da köy camisinde ve yaz aylarında da yaylada köyün çocuklarına dua öğretirmiş. Bu hocaların iyi niyetli ve değerli birer insan olduklarına inanıyorum. Onların sayesinde köyümüzün çocukları duaları öğrendiler, namaz kılmayı, dinin değerlerini ve kurallarını öğrendiler. Ancak din eğitimi gibi hassas bir konu insanların insafına, vicdanına bırakılmamalıdır. Din eğitiminin Milli Eğitim sistemi içinde denetimli, kontrollü ve bu sistem içinde yetişmiş yetkin öğretmenler tarafından verilmesinin ne kadar önemli olduğu, son dönemlerde yaşanan ve ülkenin gündeminde zaman zaman önemli yer tutan suistimaller ile de anlaşılmıştır.
